Konfüçyüs ile talebesi oturmuş yemeklerini yerken talebesi şöyle sorar:
“Hocam, şu karşıdaki tepelerin karları ne zaman eriyecek?”
Hocasının cevabı:
“Oğlum yemeğini ye!”
Bu diyalog ilk bakışta basit ve alelâde gibi görünebilir. Bakmak ile görmek yahut duymak ile işitmek arasındaki fark gibi.
Mesela bir tasavvuf büyüğü talebesini ney dinlemekten men edince talebe:
“Ama efendim Mevlâna Hazretleri de ney dinliyordu?”
Hocanın verdiği cevap:
“Sen de Mevlâna ol, sen de dinle!”
Bizim kadim kültürümüzde “EDEB” denilen bir tabir vardır. Edeb, ölçülere riayet etmektir. Kısaca edeb, haddini bilmektir.
Bu gerek söylem ve gerekse hâl/davranış olarak çok önemlidir. Elbette ucu ahlâka uzanır.
Toplumun önderleri ve rehberleri birinci derecede elbette aydın sınıf olmak gerekir. Aydın yani entelektüeller hem söylemle ve hem de davranış olarak çevresine ve toplumuna örnek olur, örnek olması gerekir. Ne pahasına olursa olsun konuştuğu zaman doğruyu söylemek, üslup, tarz olarak edebini her daim muhafaza etmek, incelik ve hassasiyet sahibi olmak gibi önemli vasıflardır.
Bu olması gereken vasıflar hiç şüphesiz yöneticilerde de olması gereken ve beklenen özelliklerdir.
Ahlâkın toplumda mayalanması ve kalıcı olması özellikle bu iki sınıfın tesir gücüne ve sahiciliğine bağlıdır. Bu iki sınıfı yani aydın ve yönetici sınıflarını bire indirebiliriz, onlar da aydın sınıftır. Zira aydınlar aynı zamanda yönetici sınıfı da beslerler.
Aydın sınıf edebini yitirdiyse sade vatandaştan edeb beklemek safdillik olur.
Toplumun ortak paydasından neşet edip beslenen ahlâk aynı zamanda hukuk olarak da tecelli eder, tecelli etmek durumundadır. “Hukuk ahlâkın pıhtılaşmış şeklidir.” Yani diyebiliriz ki hukuk da edebli olacak ve haddini bilecek. Hukuk ahlâktan, ahlâk da dinden alır dayanağını. Bugün olduğu gibi ahlâkı hukukun dayanak ve himayesinden alıkoyarsanız yani ahlâkî müeyyideleri fertlerin vicdanına terk ederseniz ortada ahlâk diye bir şey kalmaz. O zaman topluma ahlâksızlık hâkim olur. Ahlâksızlık toplumun yozlaşmasına, hassas toplumsal dengelerin bozulmasına, huzursuzluk ve mutsuzluğun yaygınlaşıp yerleşmesine yol açar.
Öyle ya neden ahlâklı olayım ki? O zaman şöyle bir hakikat çıkar ortaya; maneviyatın zayıfladığı, buharlaşıp yok olduğu bir toplumda ahlâk da yok olur!
Her dinin, her ideolojinin ve her disiplinin kendine has bir ahlâk anlayışı vardır. Tabii ki bu saydıklarımdan hiçbirine dayanmayan güzel insanî davranışları söz konusu edilebilir ki o da vicdana dayanır. Vicdan ise bir irade meselesidir. İnsan çoğu kere yapılması gereken doğru davranışın/hareketin ne olduğunu bildiği hâlde kendine/içine güç yetiremez ve o doğruyu yapmaz. Yanlış olduğunu bile bile yanlışı yapar. İradenin eğitimi gerekir. İrade eğitimi ise esaslı bir “irade eğitimi” işidir.
Kurt ile kuzuyu demir bir kafese koyduktan sonra kurda, kuzuyu yememesini tembihlemek akıl işi değildir. Bu sebepledir ki, İslâm haramları belirttikten sonra harama yol açacak yolları da yasaklamıştır. Mesela nikâhı düşen bir kadınla bir erkeğin aynı odada yalnız kalmalarını men etmiştir.