Geçtiğimiz günlerde bir yemek programında gözüme takılan sahne, içimde bir burukluk uyandırdı.
Ekranda Bolu’ya ait yemekler sergileniyor, aralarında bizim yüzyıllardır şifa kaynağı olarak kaynayan kızılcık tarhanamız da yer alıyordu.
Hatta iş o kadarla kalmamış, Türk Patent Kurumu’ndan tescilini bile almışlardı.
Oysa annelerimizin ellerinde yoğrulan, kış akşamlarında sofralarımıza bereket gibi inen bu çorba, bizim topraklarımızda doğdu, bizim evlerimizde büyüdü.
Bu yalnızca bir yemek değil, geçmişin kokusunu taşıyan, kültürümüzün sesi olan bir mirastır.
Bugün başka şehirlerin adıyla anılması, tarihe şahitlik eden bizler için yalnızca bir haksızlık değil, aynı zamanda kendi değerlerimizi sahiplenmekte geç kaldığımızın da göstergesidir.
Sahi, biz neden kendi mutfağımızı sahiplenmiyoruz?
Etli ekmek denince Konya, pastırma deyince Kayseri geliyor akla.
Kestane Bursa’yla, fındık Giresun ve Ordu’yla özdeşleşiyor.
Konya, yumurtalı maydanozlu salatasının bile tescilini almış durumda.
Peki ya biz?
Bizim yemeklerimizin hiç mi önemi yok?
Oysa İnebolu gibi bereketli, kültürle yoğrulmuş bir yerde, bu kadar özel yemek varken neden adı sanı duyulmuyor?
Neden başka şehirlerin gölgesinde kalıyoruz, anlamakta zorlanıyorum.
Herkes kendi yemeğini tescil ettirip dünyaya pazarlarken, biz hâlâ “bizde de vardı aslında” demekle yetiniyoruz.
İnebolu mutfağı öyle bir mutfak ki, saymakla bitmek bilmeyen bir zenginliğe sahip:
Haluçkamız, kapalı kıymalı pidemiz, kesikli yumurtalı pidemiz, bandumamız, etli ekmeğimiz, İnebolu gövecimiz, karaağaç yaprağından etli ve zeytinyağlı sarmalarımız, fasulyeli samsı böreğimiz, pısımız, revanimiz, kaşık helvamız, hamur ak tarhanamız, mısır bulguru çorbamız, fasulyeli kesme makarnamız, dağ çileği reçelimiz…
Evet, farkındaysanız saymakla bitmek bilmiyor yemeklerimiz öyle değil mi?
Her biri özel, her biri başlı başına bir kültür hazinesi.
Bari İnebolu dışında hiçbir yerde yapılmayan mısır bulguru çorbamızın, fasulyeli samsı böreğimizin,pısımızın, revanimizin ve kaşık helvamızın tescilini alalım.
Kaç kişi biliyor bu yemekleri?
Bunlar, televizyonlarda sergilenen sıradan tariflere benzemiyor; bunlar tarih taşıyor, emek taşıyor, sabır taşıyor.
Bugün televizyonu açın ya da YouTube’da bir yemek videosu izleyin; karşınıza çıkan “revani”ye bir bakın.
Şerbetli bir kek yapılıyor, adına revani deniyor.
Oysa bizim bildiğimiz, bizim yaptığımız revani asla öyle irmikli kek gibi değil.
Yumurtasının kokusu, yapısının yumuşaklığı, ağızda dağılan kıvamı…
Her lokmasında geçmişten bir iz vardır.
Ama her yerde “irmikli kek” diye sunuluyor.
Bu da bizim ses çıkarmayışımızın acı bir sonucu.
Aynı şey kaşık helvamız için de geçerli. Başka yörelerde şerbetle boğulan, ağır tatlıya dönüştürülen “helva”ya kaşık helvası diyorlar.
Oysa bizim kaşık helvamız başka; damakta dağılan, hafifliğiyle kendine hayran bırakan, eşsiz bir lezzettir.
Ama biz bunu anlatmadığımız ve tescilini almadığımız için, yine başkalarının sözü geçiyor.
Peki ya “pıs”? Mısır unuyla yapılan, kokusuyla bile insanı yıllar öncesine götüren o yemek…
Karadeniz mutfağındaki muhlamaya özenmemize ne gerek var?
Çünkü bizim pıs’ımız var.
Yokluğun hâkim olduğu yıllarda İnebolu’nun muhteşem cefakâr kadınlarının, evdeki sınırlı malzemelerle “Ev ahalisini nasıl doyurabilirim?” diye ürettiği bir yemektir bu. Benim canım anneannem de eskiyi yad etmek için yapardı oradan biliyorum.
Kaynar suda pişirilen mısır unu, kaşık kaşık tepsiye dizilir; üzerine sarımsaklı yoğurt ve kıymalı sos dökülür.
Bazen yoğurt yerine pekmezle tatlandırılır. Hem tatlı hem tuzlu sofralara yaraşır bu yönüyle.
Belki de kimse bilmediği için elimizden alınamadı, henüz…
Ama biz böyle susmaya devam edersek, yarın bir gün pısın da, fasulyeli samsı böreğinin de, kaşık helvasının da başka şehirlerin adıyla anıldığına şahit olacağız.
Ve yine “Aslında bizde vardı” demekle yetineceğiz.
Sahiplenmeyince çalınır!
Tescil almadan, coğrafi işaret başvurusu yapmadan, reklamını yapmadan sadece “bizim de vardı” demek, hiçbir işe yaramıyor maalesef.
Çünkü artık kültür sadece yaşanarak değil, belgelenerek korunuyor.
Her yıl onlarca şehir, yüzlerce ürün için patent alırken, İnebolu hâlâ kendi değerlerini fısıltıyla anlatıyor.
Oysa bu çağda bağıran duyuluyor.
Ve biz fısıltıyla kayboluyoruz.
Ve inanın, bu gidişle elimizden İstiklal Madalyamızı bile almaya kalkacaklar.
Şaka gibi geliyor belki ama bu zihniyetle devam edersek, tarihî miraslarımızın bile bir gün sahipsiz kalması işten bile değil.
Çünkü biz sahip çıkmazsak, birileri mutlaka sahipleniyor.
Daha da kötüsü, bizden daha iyi anlatıyor, daha çok parlatıyor.
Asıl sorun nerede?
Sorun ne halkta ne de mutfakta.
Sorun sahiplenmemekte.
Sorun, yerel yönetimlerin, belediyelerin, derneklerin bu zenginliği tanıtmak için adım atmamasında.
Bugün başka şehirlerin tescil ettirdiği ürünlere imrenerek bakıyoruz.
Ama artık bu imrenmeyi eyleme dökme zamanı geldi.
İnebolu mutfağı, anlatıldıkça değer kazanacak bir hazine.
Ama bu hazine, sandıkta saklı kaldıkça kimse onun kıymetini bilemez.
Haydi şimdi tüm yemeklerimizi anlatalım ve tescilini alalım.
Çünkü bizim yemeklerimiz var ama hikâyemiz yok.
Oysa yemek sadece karın doyurmuyor; geçmişimizi, emeğimizi, kültürümüzü taşıyor.
Bizim sofralarımızda yoğrulan her lezzetin ardında bir anı, bir emek, bir miras var.
Bu hikâyeyi yazmak, korumak ve dünyaya anlatmak bizim elimizde.
Yoksa biz anlatmazsak, her zaman olduğu gibi bizden önce anlatacaklar.
Ve yine bizim olan, başkalarının adıyla anılacak.
Susarsak unutuluruz, sahiplenirsek yaşarız.