Sokaklarda hızla yürüyen insanların yüzüne dikkat ettiniz mi hiç? Her biri günün telaşında bir yere yetişiyor gibi görünür ama aslında çoğu kendine bile yetişemiyor. Çünkü biz en çok kendimizden uzaklaştık. En çok da samimiyetten…
Samimiyet öyle bir kelime ki, sözlükte durduğu gibi durmuyor hayatta. Gösterişe gelmez, cilaya dayanmaz, rolü sevmez. Birinin gönlüne girmek için değil; önce kendi kalbine dürüst olabilmek için gereklidir. Ama modern zaman, samimiyeti yük gibi gösteriyor. İnsanlar gerçek duygularını saklamayı “olgunluk”, keskin cümlelerin arkasındaki boşluğu “karizma” sanıyor.
Oysa samimiyet, süslü sözlerden çok daha derin bir vakardır. Bir insanın yüzüne bakıp “iyi misin?” diye sorduğunda cevabı gerçekten merak etmektir. Bir yanlışı gördüğünde bağırarak değil; incitmeden söyleyebilmektir. Bir iyilik yaparken “acaba ne derler?” diye düşünmemektir. Kimsenin alkışına muhtaç olmadan, karşılık beklemeden hareket edebilmektir.
Bugün konuşmalarımız plastikleşti. Tebessümlerimiz fabrikasyon… İnsanlar birbirine “kanka”, “dostum”, “abim” derken bile o sıfatların içi boş. Herkes birbirine yakın görünmek istiyor ama kimse kimseye yaklaşamıyor. Çünkü samimiyet cesaret ister. Maskeni çıkarabilme cesareti… Kendini olduğu gibi gösterebilme iradesi…
Ama bir şey var ki hâlâ umut veriyor: Samimiyet, kaybolsa da unutulmuyor. İnsan, ruhunun bir köşesinde hep gerçeği arıyor. En çok da kendisine dürüst davrananları seviyor. Belki de bu yüzden bir insanın en büyük serveti, yüreğindeki hakikattir.
Keşke kalabalıklar içinde bu kadar kaybolmasak… Keşke birbirimizi kırmaktan bu kadar korktuğumuz gibi, yapmacıklıktan da korksak. Keşke sözlerimiz biraz daha sade, niyetlerimiz biraz daha temiz, adımlarımız biraz daha içten olsa…
Çünkü samimiyet, insanı insana yaklaştıran en kısa yoldur. Ve biz hâlâ birbirimize bu kadar uzak değilken, bu yolu kaybetmek yazık olur.