Dillendirilen bazı kavramlar ve verilen kimi hükümler, ilk görüldüğünde çok doğru, çok parlak gibi bir fikir ve duygu uyandırır insanda. Hemen o an bize bir şiirin en güzel mısraı gibi içimize süzülür ve kendini benimsetir. Oysa yanına gidip içine girildiğinde o doğru ve parlak gibi görünen ya da bize öyle gelen kavram, söz ya da hüküm birçok anlama gelebileceğini, açıkları ve eksikleri olduğunu görürüz.
Mesela “İnsan önce içine yönelmeli, içinde seyahat etmeli. Kendini düzeltmeli ve çekidüzen vermeli ki ondan sonra başkalarını düzeltip çekidüzen verebilsin. Tasavvuf literatürü ve hikemiyatında da bu esastır, İslâmî tefekkürde de. Zira “İnsan kendini bildi, Rabbini bildi” İlâhî hikmeti böyle bir usulün sebebidir.
Kendini bilmek, kendine dönmek ne anlama geliyor? İnsan kendini nasıl bilmeli ki, Rabbini de bilsin. Her türlü kendini biliş Rabbini bilmeye çıkar mı? Meselenin düğüm noktası… İnsanın Allah’la, Allah’ın insanla olan münasebeti, ilişkisi düşünce ve hikmetler tarihinde oldukça geniş yer tutar. Allah’ın “ruhundan üfürdüğü cüzi ruhun” taşıyıcısı olan insan belirlenmiş mükellefiyetler barındırır. Ruh ve nefs kutuplu iki ayrı unsurun sahibidir insan. Diğer bir ifadeyle ruh ile nefsin mücadelesine “yataklık” yapar. İnsan ömrü bu iki kutbun mücadelesi içinde geçer. Bu mücadele ve savaşın neticesine göre cennet veya cehenneme gider. Bir nevi insan, âhiretteki konum ve yerini bu şekilde kendisi belirlemiş olur.
Âlemlere sığmayan Yüce Yaratıcının (Allah) kendine tecelligâh seçtiği yegâne “yer” insanın kalbidir. İnsan kalbine yönelip kalpteki, dışarıdan gelmiş yahut dışarının sebep olduğu “kiri – pası” paklayıp düşünce ve fiilleriyle kalbinin temiz kalmasını sağlarsa, yani İlâhî tecelliye kalbini hazırlar, yer açarsa kötülüklere karşı direnme ve mücadele kuvveti ve istidadı kazanır. Bu durumda “insanı kâmil” olma yolunda mesafe kat eder ve menzile yaklaşır.
İşte bu kalp temizliği ile tıpkı kalbi gibi çevresini de temizleme ve temiz tutmaya sıra gelir. Çevre (eşya ve hadiseler) sürekli insana negatif sinyaller, etkiler yöneltir. Bu sinyal ve etkiler kalbe olumsuz izler bırakır. Bu etkiler kalbi bir nevi ıvır zıvır şeylerle doldurur ve Hakk’ın o kalpte tecelli etmesine engel olur. Demek oluyor ki, kalbin temizlenip temiz tutulması dış etkilerin önüne geçilmesiyle mümkün oluyor. Ya çekilip bir tenhada yaşayarak, eşya ve hadiselerden uzak kalarak (inziva) kalbi uzak tutacaksın veyahut kalbi dış tesirlere karşı dirençli ve savunmalı hâle getireceksin. Bu işin en mütekâmil sistem ve düzenini, eğitim sistemini getiren de tasavvuftur.
İçini bu türlü onaracak ve paklayacaksın ki, bu sefer dış tesirlere karşı dışa dönük iç tesirler etken olsun. Doğrudur, insanın iç dünyasına yolculuk yapmaksızın dış dünyaya yolculuk yapması istenilen ve umulan güzellikleri gerçekleştiremez. Aslında bu çalışma tamamen irade eğitimi demektir. Kökü kalpte olan iradenin doğru kullanılabilmesi için kalbin esaslı bir eğitime ve çabaya ihtiyacı vardır. Bu şekilde tecelligâhın ilâhî mazhara nail olması demek yani buna istidat kazanması demek iradenin “kontrol altına” alınması demektir. İşte o zaman insanî verim sahalarına tevhid nurunun yerleşmesi gerçekleşir. Kendi iradeni Hakk’ın iradesinde tüketmek demektir bu.
Tasavvuftaki seyr-ü süluk misalinde olduğu gibi başlama noktasında (mebde) hareket eden saik (talip) merhaleleri aşarak bir daire çizerek tekrar başladığı yere gelir. Mürşidi Kâmil derecesine erişir ve artık irşada ehil kişi (mürşit) hâline gelir. Bundan sonra bir nevi iç doktoru veya ruh doktoru olarak talipleri paklayıp yetiştirir. İnsan-ı kâmil yolcusu da, İlâhî nurlarla bezenmiş “emaneti” taşıma liyakatine ermiş olarak daha sağlıklı bir ifade ile çelik bir iradeye sahip olmuş olur. Orada mürşit olurken burada da her türlü mücadeleye girişir. “Asıl olan Şeriattır” hükmü gereği, asılı yani Şeriatı ikâme etme ideali ve gayesi güder. Dâvâ ahlâkını kuşanmış bir mücahit olur. Bu noktadan sonra mücadelenin ara hedeflerini, hedefini ve nihai hedefini belirler. Bu doğrultuda yapılması gerekenleri yapar. Teşkilat, aşılama, etkinlik ve diğer oluşumları icra eder ki, bu faaliyetler boyunca iç âleminin dışa yansıtılması yani içeriden kesintisiz “yakıt tedariki” demektir.
Kuru kuruya içe yolculuktan söz etmekle içe yolculuk gerçekleşmez. Sistemini ortaya koymak gerekir. Öyle de söylesen, böyle de söylesen çevrene az veya çok insan toplayabilirsin ancak bu topladığın topluluk yeterli şuur seviyesini yakalayamamış ve bunu nasıl gerçekleştireceğini bilmemişse asla sonuç alınamaz. Birlik kurulamaz.
Mesele sadece medeniyet tasavvuru çalışması değildir, tasavvurdaki o medeniyetin yahut medeniyet çalışmasının hayata geçirilme meselesidir. Düşünce yani idealdeki fert ve toplum düzeni yani idealdeki devlet ve toplum modeli hayata nasıl geçirilebilir? Bunun destansı mücadelesi, strateji ve taktiği en ince ayrıntılarına kadar ortaya konulmalı, yol haritası belirlenmelidir. “Sonrası” ile ilgili hiçbir fikir kırıntısı getirmeyen veya getiremeyen kimi çevrelerin son zamanlarda yaldızlı laflar ederek “içimize yolculuk”tan söz etmesi sadece mesnetsiz laf ebeliğidir. İdeoloji yahut örgüleştirilmiş, sistemleştirilmiş bir fikir düzeni olmadan nihai hedefe varılamaz. Ne İslâmî bir devlet ve toplum oluşturulabilir ve ne de medeniyet inşa edilebilir. Böyle bir sisteme malik olmayan aydının, “parça doğru deposu” meydana getirmekten öte yapacağı bir şey yoktur.