Bütün mahlûklar, biz insanlar da dâhil, “zaman ağı” içinde yaşlanıp ihtiyarlamaya, eskiyip bozulmaya, ölüme, “yok olmaya” mahkûmuz! Kâinâtın nerden ve nasıl olduğu konusunda muhtelif tartışmalar olsa da, ölüm gerçeği tartışma kaldırmaz bir hakikattir. Biraz kendini bilir yaşa gelen her şuurlu varlık kendi de dâhil bütün canlıların öleceğini bilir. Hele ki, yaşı elliyi geçen insan ölümün sıcaklığını ve üstüne üstüne geldiğini daha net hisseder.
İnsan, çevresindeki ve hele çok yakınındaki insanların zaman içinde ayrılıp gittiğine şahitlik yapınca yani bu çok ölümlü süreci yaşamaya başlayınca daha bir yakın hissediyor ölümü.
İlk ölüm buhranımı lise çağlarında Ramazan imamlığı yaptığım köyde yaşadım. Köyün bir aylığına imam olarak tutulmuş 16 yaşlarındaki körpe imamını da, vefat eden bir insanın cenazesini yıkamak için alıkoydular. Ömrümde ilk defa bir ölü görüyordum. Dışarıda çığlıklar kopuyor, kadınların ve çocukların ağlama sesleri bitmek bilmiyordu. Ta temelden sarsılmış, o yaşıma kadar doğru ve yanlış bildiklerim, sevgi ve nefretlerim, öfkelerim adına ne varsa birbirine girmişti, boşluğa düşmüştüm. Çığlığı basacak ve etraftan beni kurtarmalarını isteyecek bir hâle gelmiştim.
Diğer köyden gelen tecrübeli imam efendinin çığlık kopartanlara seslenmesi beni o an için de olsa bir nebze rahatlatmıştı:
“Ne bağrışıyorsunuz? Hepimiz öleceğiz!”
Haftalarca kendime gelememiş, yiyip içememiştim. Bir an bile ölümü unutamıyordum. Ölüm duygusu beni sarıp sarmalamıştı. Sonraları o tahripkâr duygu ve düşünceleri unutsam da, izleri hâlâ benliğimde.
Hayatımın belli başlı kısımlarına yaşantısıyla, tutum ve davranışıyla ciddi tesir eden dedem hastalandı ve galiba dört beş aylık ölüm öncesi hastalık sürecini yaşadı. Bu süreç içinde bir yaşıtı (78 yaşındaydı) ile sohbet edip ayrılırken helalleştiler.
“Tabii ki hakkım helal olsun, geldiğimize inandık, gideceğimize inanmayacak mıyız?” dedi.
Yine bu tarihlerdeydi, babama, “Beni şuraya, anamın yanına gömersiniz!” deyince ellili yaşlardaki babam çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Dedem onun ağladığını görünce; “Ne ağlıyorsun, hey, ne ağlıyorsun?” diye azarlamıştı onu.
Anlattığı uzunca bir hatırasının sonunda, başını iki yanına sallayıp,
“Hey Allah’ım, insan hiç bitmeyecek zannediyor!” demişti. Ben ilk gençlik çağlarına henüz ayak basmış bir toy delikanlıydım o vakitler.
Babam da bana, “Beni şuraya, nenemin yanına defnedin!” diye vasiyet etmişti. Ama nedense ben kendisi gibi yani dedemin (babasının) vasiyetini duyunca ağladığı gibi ağlayamamıştım. Ya da ağladım da gözyaşlarımı içime mi akıttım?
Bu yaşadığım iki ölüm hâdisesinin derin izlerini taşımaktayım hâlâ.
Ellili yaşıma geldiğimde babamı, birkaç yıl sonra da anneciğimi âhiret yurduna uğurladık.
Babam, “Ne yapalım oğlum, bu kapıdan herkes geçecek!” demişti vefatından birkaç ay önce. Annem de “Urganın ucuna geldik oğul! İllâ insanın sonu oğul, illâ insanın sonu!” derdi hep.
İnsan yaşlandıkça çevresinde yığınla insanın eksildiğini zaman zaman fark ediyor. Hâlen telefonumda, şimdi aramızda olmayan onlarca insanın telefon numaraları var. Silmedim, silmiyorum. Benim telefon numaram da başkaların telefonunda kalacak, şayet silmezlerse.
Şimdi bu satırları yazdığımda saat gecenin 3’ü… Biraz önce tarifsiz bir iç infilakıyla uyandım. Yine ölmüş olan bir yakınımla, babaannemle beraberdim rüyamda. Nedense ve nasıl oluyorsa ölmüş olan yakınlarımı her rüyamda gördüğümde hem rüya esnasında ve hem de uyandığımda koyu bir ayrılık hissiyatı ve bu hissiyatın ciğer parçalayıcı hüzün ve kederi ile doluyorum. Allahu âlem! Her şeyi hakikatiyle O (cc) bilir. Bizim bildiklerimiz ancak O’nun bildirdiği ve bilmemize izin verdiği kadardır. Hissettiklerimiz de öyle!
“Azrail’e hoş geldin diyebilmekte hüner!”